Bulut tarlalarının üzerinde süzülürken kalbinizde yankılanan o ince tedirginlik, aslında yeryüzünün güvenli kollarına duyulan gizli bir özlemin yansıması... Ancak dediğiniz gibi; konfor alanından çıkmak, ruhun asıl kanat çırpışıdır. Uçaktan indiğiniz o an yere basmanın verdiği ferahlık, şimdi sizi bekleyen Balkan macerasının taze nefesiyle birleşiyor.
Tarihin ve hüznün başkenti Saraybosna’dan, Drina’nın asırlık köprülerine uzanan o masalsı rotayı sanatsal ve edebi bir dille hep birlikte yeniden nakşedelim.
Balkanlar'ın Kalbi: Saraybosna, Mostar ve Vişegrad Güncesi
Göklerin beyaz pamuk tarlalarından süzülüp, her köşesinde hüzünlü bir tebessüm saklayan Saraybosna’ya merhaba diyoruz. Burası sadece bir şehir değil; Doğu ile Batı’nın birbirine sokulduğu, minarelerin katedral çanlarıyla dertleştiği bir ruh coğrafyası...
1. Gün: Başçarşı’nın Kadim Fısıltısı
Ayaklarımız Başçarşı’nın Arnavut kaldırımlarına değdiği an, zamanın nabzını tutmaya başlıyoruz. Sebil’in önünde bir hatıra karesi, ardından havada asılı kalan o eşsiz Boşnak Böreği kokusu… Latin Köprüsü’nde tarihin akışını değiştiren o anın ağırlığını hissederken, Sonsuz Ateş’in önünde geçmişin aziz hatırasına selam duruyoruz. Akşam yemeğimizi Dveri’nin mistik atmosferinde, yerel lezzetlerin dansıyla taçlandırıyoruz.
2. Gün: Cennetin Yeryüzü Yansıması ve Şatoda Bir Gece
Güne, doğanın kalbinde bir tabloyu andıran Avlija’da merhaba deyip; ardından İgman Dağı’nın eteklerine, Vrelo Bosne’ye sığınıyoruz. Altından ırmaklar akan bir cennet tasviri gibi; gürül gürül akan sular ve asırlık çınarlar arasında ruhumuzu sağaltıyoruz. Fayton seslerinin ritminde kaybolup, ardından teleferikle Trebevic’in zirvesine, şehri bir kuş gibi izlemeye çıkıyoruz. Geceyi ise orta çağdan kopup gelmiş bir şato edasıyla Aleja Ambasadora’da, şövalye ruhlu melodilerle mühürlüyoruz.
3. Gün: Zümrüt Nehrin İncisi – Mostar
Şafakla beraber, zümrüt yeşili manzaralar eşliğinde Mostar’a akıyoruz. Mimar Hayrettin’in gökyüzüne astığı o hilal görünümlü köprüde, Neretva’nın şarkısını dinliyoruz. Her terasta ayrı bir hikaye, her taşta ayrı bir hüzün... Akşam, köprünün ışıkları suya düştüğünde, kendimizi bir rüyanın tam ortasında buluyoruz.
4. Gün: Alperenlerin İzi ve Şelalelerin Coşkusu
Blagaj’da dağların heybetiyle suyun serinliğinin buluştuğu Alperenler Tekkesi’nde sükuneti arıyoruz. Ardından tarihin taşlaştığı Poçitel Kalesi ve suların coşkuyla döküldüğü Kravitse Şelaleleri... Balkanlar’ın bize sunduğu bu nadide mücevherleri kalbimize takıp geri dönüyoruz.
5. ve 6. Gün: Drina’nın Asırlık Şiiri – Vişegrad
Yolun kendisinin bir varış noktası kadar güzel olduğu o rota: Vişegrad. Kırk tünelden geçip dağların nefesini soluyarak, Sokullu Mehmet Paşa’nın Drina Köprüsü’ne varıyoruz. Ivo Andriç’in kaleminden dökülen o devasa eserin üzerinde yürürken, nehrin akışında tarihin sesini duyuyoruz. Andriçgrad meydanında sanatla nefes alıp, nehir kenarındaki dağ evlerinde yıldızları sayıyoruz.
Veda: Hüzün ve Umudun Kucağında
Dönüş yolunda, kalbimizin bir yarısını Srebrenitsa ve Kovaçi’nin sessiz şehitliğinde bırakıyoruz. Kamarija’da gün batımını izlerken, Saraybosna vadisine son bir kez yukarıdan bakıp el sallıyoruz. Naif, sade ve her zerresiyle bizden olan bu coşkun coğrafyaya veda ederken, heybemizde sadece hediyelikler değil, ömürlük dostluklar taşıyoruz.
Seyahat Notu:
"Boğulmana sebep olan şey, belki de sana yüzmeyi öğretiyordur. Konfor alanınızdan korkmayın; çünkü hayat, o sınırın hemen ötesinde başlıyor."
Bir hikayenin Balkanlar gezimizin daha sonuna geldik. Bir sonraki rotada, yine aynı neşe ve merakla buluşmak dileğiyle...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder