3.11.2024

Ateşin Dansı, Baharın Şarkısı: Bir Kakava Destanı

Ateşin Dansı, Baharın Şarkısı: Bir Kakava Destanı

Baharın müjdecisi rüzgarlar kapıyı çaldığında, ruhumuzu Edirne’nin uçsuz bucaksız sarı atlaslarına, ayçiçeği tarlalarının o derin sarhoşluğuna bıraktık. İstanbul’un beton soğukluğunu arkamızda bırakıp, her kilometrede çocukluğumuzun masalsı diyarlarına, neşenin başkentine süzüldük. Yol boyu tüten kahve kokuları, tarlaların ortasına kurulan derme çatma sofralar ve güneşin tenimizi bir anne şefkatiyle yalayıp geçmesi...

Sanki dünya bizim için yeniden kuruluyordu.

 Sarayiçi: Zamanın Kıyısında Bir Konaklama

Sarayiçi’ne vardığımızda, tarih ve tabiat el ele vermiş bizi bekliyordu. Küçücük çadırımızı yemyeşil bir ormanın  ortasına kurduğumuzda, gökyüzünün o mağrur maviliği karşısında sessizliğe büründük. Şairin dediği gibi; ömrümüzde ilk defa gökyüzünün bu kadar uzak ve bu kadar geniş olduğuna şaşarak durduk.

Eskitilmiş renkli otobüslerin içinde bir çocuk gibi hayallere daldık. Güvenle tuttuğumuz o ele sığınıp, uysal bir melek gibi tarihin dehlizlerine süzüldük. Adalet Kasrı’nın gölgesinde taş kesilmiş heykellerle dertleştik, bin yıllık camilerin duvarlarına bembeyaz umutlarımızı sürdük. Başımızda taze kır çiçeklerinden taçlar, ruhumuzda gecenin cıvıltısı... Edirne bizi içine, en derinindeki o kadim huzuruna çekti.

 Tavukçu Ormanı: Cennetten Bir Fısıltı

Ertesi sabah güneş, çadırımızı bir altın koza gibi ısıtırken uyandık. Adımlarımız bizi Tavukçu Ormanı’nın o bakir, dokunulmamış yeşilliğine götürdü. Burası upuzun ağaçların göğe yükseldiği, kelebeklerin senfoniler eşliğinde uçuştuğu gizli bir mabet gibiydi.

Çıplak ayakla toprağa bastığımızda, toprağın nabzını kalbimizde hissettik. IV. Mehmet’in Av Köşkü’nün kalıntıları arasında, tarihin tozlu sayfalarından sızan bol köpüklü kahvelerimizi yudumlarken birer zaman yolcusuyduk. Kimseler duymasın, kimseler bilmesin istedik bu gizli cenneti; sadece rüzgarın fısıltısı ve kuşların kadim şarkısı kalsın kulaklarımızda.

  Mahşeri Bir Coşku, Kırmızı Bir Kıyamet -Yine yeniden Edirne

Ertesi yıl, "Madame Savon Yolda" grubumuzla, dostluğun ve keşfin gücüyle yeniden düştük yollara. Bu kez Edirne bir mahşer yeri! Rengarenk şalvarlar, çiçekli basma elbiseler, kadınların maharetli ellerinden süzülen meyve sabunları ve kırmızının her tonunda bir neşe seli...

Geçen yılın o huzurlu sessizliği yerini, davulların göğü inlettiği, zurnaların nefesiyle ruhu sağalttığı bir cümbüşe bırakmıştı. Çadırlarımızı nehrin kıyısına kurduk, afişimizi rüzgara teslim ettik. Gözlerimizin önünde uçuşan rüzgar gülleri, geçmişin festivallerinden kopup gelen domates savaşlarının o hınzır anıları...

 Final: Arınma Ateşi ve Tunca’nın Sırrı

Ve beklenen an... Meydanda devasa bir Kakava Ateşi yükseldi göğe. Ateşin haşmeti karşısında, günahlarından arınmaya çalışan ortaçağ dervişleri gibiydik. Isı tenimizi, coşku ruhumuzu sardı.

Sabahın beşi vurduğunda, binlerce yürek Adalet Kulesi’nin altındaki köprüye aktık. Tunca’nın serin sularına dileklerimizi bıraktık, baharın bereketini dallardan kopardık. Alnımızdan terler akarken, Roman şarkılarının o hipnotik ritminde kendimizden geçtik. Dans ettik, güldük, haykırdık! Mutluluğun resmi yapılamazdı belki ama o gece Sarayiçi’nde mutluluk kanlı canlı karşımızda, göbek atıyordu!


Son Söz: Gelecek yıl, yine o çiçekli elbiselerim, süslü tüllerim ve kırmızının her tonuyla orada olacağım. Çünkü hayat, festivalleri beklemek için çok kısa; ama her anı bir festival coşkusuyla yaşamak için çok güzel.

"Sevgili evren; iyiyiz biz, güzeliz biz, mutluyuz biz... Daha ne olsun!"


 Edirne: Zamanın ve Baharın Başkenti

Edirne, sadece bir şehir değil; Mimar Sinan’ın dehasıyla göğe yükselen minarelerin, Meriç’in sularında yıkanan güneşin ve her bahar küllerinden doğan bir efsanenin adıdır. Bu topraklarda her taşın bir fısıltısı, her çiçeğin bir hikayesi vardır.

Sanatın ve İnancın Kadim İzleri

  • Selimiye ve Arasta: Sinan’ın "ustalık eserim" dediği o muazzam kubbe altında, inancın mimariyle buluştuğu eşsiz bir durak. Arasta’nın tarihi dükkanlarında yankılanan eski zaman sesleri...

  • Eski Cami ve Muradiye: Duvarlara nakşedilmiş devasa hat sanatları ve Mevlevihane’nin ruhu dinginleştiren o mistik sükûneti.

  • Büyük Sinagog ve Sveti Georgi: Şehrin kalbinde yükselen farklı duaların, asırlık bir kardeşlik armonisi içinde yankılanışı.

  • Sağlık Müzesi (II. Bayezid Külliyesi): Suyun şırıltısı ve müziğin tınısıyla ruhun tedavi edildiği, şifanın sanata dönüştüğü o zarif avlu.

Rayların ve Nehrin Şarkısı

Karaağaç Tren Garı'nda donup kalan zaman, Lozan Anıtı'nda taçlanan hürriyet... Ve elbette Meriç Nehri. Köprünün üzerinden batan güneşi izlemek, suyun akışıyla beraber kendi içsel yolculuğuna çıkmak gibidir.


Kakava: Ateşin ve Suyun Mukaddes Kavuşması

Roman dünyasının kalbinden yükselen Kakava, Hızır ve İlyas’ın bir gül ağacı dibindeki ebedi randevusudur. Baharın kapıyı çaldığı o efsunlu anlarda:

  • Umutlar ve Nehir: Binlerce elin titreyerek yazdığı o kağıtlar, Tunca’nın serin sularına bırakılır. Su, hayalleri yarınlara taşırken; nehir kenarındaki ağaçlardan koparılan minicik dallar, evlerin kapısına baharın müjdecisi olarak asılır.

  • Arınma Ateşi: 5 Mayıs’ta Sarayiçi’nde yükselen o devasa ateş, sadece odunları değil; kışı, kederi ve ruhun yorgunluğunu da yakıp kül eder. Geriye kalan, paylaşılan sıcak bir pilav ve coşkun bir danstır.


Tavuk Ormanı ve Av Köşkü: Sultanların Has Bahçesi

Şehrin gürültüsünden kaçıp 58 hektarlık bir yeşil rüyaya dalmaktır Tavuk Ormanı. Bir zamanlar binlerce kanatlının şenlendirdiği bu orman, bugün trekking tutkunlarının ve huzur arayanların sığınağıdır.

  • Şifalı Topraklar: Akyıldızdan mor sümbüle, çiğdemden yılan yastığına kadar tabiatın eczanesinden süzülen bitkiler ayaklarınızın altında bir halı gibi serilir.

  • IV. Mehmet’in Mirası: 1671 yılından günümüze ulaşan Av Köşkü (nam-ı diğer Bülbül Köşkü), Osmanlı sultanlarının doğaya olan tutkusunun zarif bir nişanesidir. Restore edilen o taş duvarlar arasında, hala eski av partilerinin yankısını duymak mümkündür.


Gezginin Heybesinden Notlar

"Bazı sessizlikler çok şey anlatır; tıpkı Tavuk Ormanı'nın derinliklerinde kendimizi mutlu ve güvende hissettiğimiz o anlar gibi. İlk adımlar her zaman zordur ama o ilk adımların hatırına binlerce kilometre yürünür..."

Madame Savon YOLDA

İletişim: 0554 994 31 22

tulin.ozkul4@gmail.com



  



                  


               

                   








            







27.07.2024

Marmara Adası: Mermerin Beyazı, Ruhun Sessizliği

 

 Marmara Adası: Mermerin Beyazı, Ruhun Sessizliği

Marmara’nın kalbinde, mermerin beyazı ile zeytinin yeşilinin buluştuğu o büyülü adaya; Madame Savon’un pencerinden, uykunun nezaketine ve yalnızlığın hürriyetine övgü dolu bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bayramın o telaşlı kalabalığından sıyrılıp, ruhumun pusulasını Tekirdağ’ın rüzgarlı kıyılarına çevirdiğimde, aslında kendi içime giden o kestirme yolu arıyordum. Çekmeköy’ün bitmek bilmez trafiğinde gıdım gıdım ilerlerken, nihayet feribotun güvertesinde, yüzüme vuran sabah esintisiyle o özgür nefesi buldum.

 Güvertede Bir Varoluş Senfonisi

Etrafımda bir yaşam galeyanı… Kimisi "minderlerde uyumak yasaktır" tabelasının gölgesinde teslim olmuş uykunun şifalı kollarına, kimisi bir bardak sıcak çay için telaşlı bir sırada. Elimde İlber Ortaylı’nın "İnsan Geleceğini Nasıl Kurar?" kitabı, zihnimde ise dünyanın gürültülü korosu…

Bayat bir tostun tadında hayatın o ince dengesini sorgularken anladım: Her şey o kutsal dengede güzel. İlk bakışın heyecanı da, rüzgarın serinliği de... Denge yoksa hayat; narin bir yüreğin, hoyrat bir közde yanıp kül oluşudur.

 Süt Liman Bir Sığınak: Marmara

İki saatlik bir deniz masalının ardından, Marmara Adası bizi o vakur emekli sakinliğiyle karşıladı. Meydandaki salaş kafelerden yükselen dostane çığırtkanlıklar, sanki başka bir gezegenin lisanı gibiydi. Deniz; lacivert entarisini giymiş, kıyıya vuran martı çığlıklarıyla beni selamlıyordu. Uzaklaşmak ne güzel... Bir yabancı gibi, evi ve dertleri kıyıda bırakıp sadece gökyüzünü izlemek.

 Uykunun Nezaketi: Ruhun Teslimiyeti

Uyku; hava, su ve ekmekten sonra gelen en zarif nimet... Kalp ağrılarını üfleyip geçen, çocukken kanayan dizlerimizi şifalı uykularla dindirdiğimiz o eşsiz teslimiyet. Bu teslimiyeti, Gündoğdu köyünde zeytin ağaçlarının arasına gizlenmiş, denize nazır sevimli bir yuvada buldum.

Sevgili Mehmet ve Christina; biri mimar, diğeri dansın dramatik diliyle yoğrulmuş iki güzel ruh... Onların ellerinde bir sanat eserine dönüşen bu misafir evi, adanın en kimlikli köşesi. Meksika mimarisinin esintileri, 90’lardan kalma sarımtırak bir çocukluk hatırası gibi duran verandalar ve mermerin sanata dönüştüğü atölyeler… Bahçedeki hamakta sallanırken Mozart’ın notaları rüzgara karışıyor, zeytin ağaçları sessiz bir meditasyona eşlik ediyordu.

 Patikalarda Kaybolan Bir Gezgin

Adanın arka yüzüne, mermer ocaklarının talanına rağmen hala direnen o vahşi güzelliğe doğru sürdüm aracımı. Saraylar köyünün mermer heykelleri arasında dolaşırken, kendimi bir açık hava müzesinde hissettim. Perili köşkleri andıran hayalet evlerin izini sürdüm, koylarda köpekbalığı korkumla çocuksu bir yüzleşme yaşadım.

Gündoğdu’nun geleneksel pilav ve kavurma gününde, adalıların yüzündeki o kadim çizgilerde kendi çocukluğumun bayramlarını buldum. Tavşan kanı bir çayın buharında, yalnız gezmenin o muazzam özgürlüğünü yudumladım.

 Mermerin Kalbine Dokunmak

Adadan ayrılmadan önce, Marmara’nın beyaz gerdanlığı olan mermerin hikayesine dokundum. Avni Jale Özken Müzesi'nde; Ayasofya’dan Süleymaniye’ye taşınan o asırlık emeği, müzenin anforaları ve arkeolojik eserleri arasında hayranlıkla izledim. Yaşasın müzecilik, yaşasın emeğin o kutsal izi!

 Veda: Bir Rüyanın Kıyısında

Çınarlı köyünün devasa ağaçları altında, afacan bir çocuk gibi denize kulaç atarken zamanı durdurmak istedim. Ama yolcu yolunda gerek... Son feribota binerken, içimde atılmamış o son çığlığı bir sonraki seyahate sakladım.

Hayat, girdiğimiz her yoldan ve dokunduğumuz her insandan bir öğreti süzmektir. Girişimci ve özgüvenli bir ruhla açılmayacak kapı yoktur. Hayatı sevin; çünkü o, her sabah size sunulan en büyük hediyedir.


Madame Savon Yolda Marmara Adası - Temmuz 2024


Kırmızı Kutular ve Zeytin Fısıltıları: 

"Gelenler, gidenler ve denizin üzerinde parıldayan o sert, kırmızı metal kutular... Hayat bazen sadece izlemekten ibarettir; bir yabancının gözleriyle, kendi hikâyene bakmak gibi."

Evden uzakta olmak, dertlerin gürültüsünü limanda bırakıp rüzgârın fısıltısına sığınmak ne büyük bir lütuf. Kaybettiğimi onarmaya, nefes almaya, en çok da kendimi yeniden bulmaya ihtiyacım var. İnsanlar kalabalık, sesler iç içe... Beynimin içinde ise kontrolsüzce çalan, gelişi güzel ama bir o kadar da hüzünlü bir senfoni orkestrası var.

Şuracığa, toprağın göğe değdiği yere uzanıp martıların özgürlüğünü izlemek istiyorum. Evi, geçmişi ve "ben"i hiç düşünmeden; uzak bir coğrafyanın isimsiz bir yabancısı olmak... Hava sıcak; limonatanın serinliği yetmiyor, buz gibi suyun o berrak gerçeğine sığınıyorum. Adada kaç gün kalacağım? Belirsiz. Ama spontane bir hayatın beni kollarına aldığı kesin.

"İnsanoğlu gerçekten bir akvaryumda yaşıyor. Başka dünyalar, başka insanlar bazen ürkütücü geliyor; sanki kusursuz kurgulanmış bir simülasyonun içindeyiz. Bu hayat, hassas kalpler için bir cehennem; özgüveni zırh edinmişler içinse tam bir cennet bahçesi."


 Yorgunluk ve uykusuzluk, benim en kadim dert ortağım. Nerede başını yastığa koymuş birini görsem imrenirim; o loş ışığın büyüsünde, yorganını başına çekip Tanrı’dan af dileyen o masumiyete...

Uyku, bence dünyanın hava ve sudan sonraki en büyük mucizesi. En ağır acılar uykuyla ufalır, kalp ağrıları uykuyla diner. Çocukken düşüp kanattığımız dizlerimizi, en güzel uyku üfleyip püfleyerek iyileştirmez miydi? Uykuda bir nezaket var, bir incelik ve ruhun sonsuz teslimiyeti...

Gündoğan: Zeytin Dalları Arasında Bir Sığınak

Sonunda buldum o saklı köşeyi: Gündoğan’da, zeytin ağaçlarının gümüşi yapraklarıyla sarmalanmış, denize nazır iki katlı o mağrur otel. Deniz kokusunu ciğerlerime çektiğim bu bahçede, bir yandan bol köpüklü kahvemi yudumluyor, diğer yandan yaz meyvelerinin o ham tadını çıkarıyorum.

Burası bir aile yadigârı; emekle, sevgiyle, inanmışlıkla cennetten bir köşe haline getirilmiş. Şimdi bu bahçede bir hamak fısıldıyor kulağıma:

"İster uykunun o şifalı kollarına bırak kendini, ister uçsuz bucaksız mavilikte yeni bir 'sen' icat et... Artık seçim, özgürlüğüne kavuşan ruhunda."

 Dalgalar usul usul vuruyor denizin kenarına, kocaman bir ağacın altında gölgede  planlar projeler hararetli hararetli  konuşuyoruz.

Bitmek bilmez enerjimle içimdeki güzellikleri akıtıyorum, Sevgili Mehmet ve eşi  Christina^ya..bakınız

 

Biri mimar diğeri drama dans  hocası  hem Almanya’da yaşayıp hem de yazları Türkiye'ye gelerek bu harika oteli işletiyorlar.

 Adanın bana göre en güzel en marjinal en kimlikli oteli diyebilirim.

 Burayı gerçekten çok sevdim hemen odama çıkıp deniz kokusuyla birlikte aylarca  uyuyabilirim.

 Konuşmalar devam ederken bir yandan da bahçeyi ve oteli gezmeye başlıyoruz..

Öyle  güzel bir verandası var ki beni çocukluğuma  götürüyor..

Ordan oraya  gezip etrafı incelerken sanat eserleri taş boyamalar gözüme  çarpıyor,

Her gelen bir iz bir anı bırakıvermiş buraya..



 Evin ön balkon cephesinde Meksika mimari esintilere rastlamak mümkün..

 90’lardan fırlamış dergilerde bulacağınız sarımtırak çocukluk zamanlarına ait evler kült mimari örneklerden kesitler ne güzel..

 

Ev ve bahçenin mimarisiyle  yakından ilgilenilmiş hatta zeytin bahçeleri arasına  kendi özel yaşam alanlarını serpiştirmişler..


 

Zeytin Dalları Arasında Bir Rönesans: Emek, Sanat ve Hakikat

"Baktığım her köşede bir bahçe değil; ilmek ilmek işlenmiş bir emek, kök salmış bir sevgi ve sabırla yoğrulmuş bir zahmet gördüm."

Severek yapılan her işin sonu, ruhu dinlendiren o kutsal limana çıkıyor. Yol ne kadar yorucu, patikalar ne kadar dik olursa olsun; o menzile varmak için yürümeye değer. Gündoğan’ın bu cennet köşesinde, hamakların gökyüzüne gülümsediği, rengârenk minderlerin sükuneti fısıldadığı bir yeşilliğin kalbindeyim. Ortak mutfak alanından gelen o iştah açıcı kokular, buranın sadece bir konaklama yeri değil, nefes alan bir "yuva" olduğunun en somut kanıtı.

Adanın Ruhu: Mermer Tozundan Geleneksel Sofralara

Sevgili Mehmet ile yaptığımız sohbet, adanın damarlarına sızmamı sağlıyor. Bana Topağaç’ın bereketini, Asmalı’nın huzurunu, Saraylar’ın o görkemli mermer ocaklarını ve tarihin nefes aldığı açık hava müzesini anlatıyor.

"Gündoğdu köyünde akşamüzeri kaynayacak olan geleneksel pilav ve kavurma kazanlarını kaçırma," diyor.

Sosyolog yanım, bu kolektif paylaşıma ve geleneksel ritme şimdiden hayran kalıyor. Buradan ayrılmak mı? Aklımın kıyısından bile geçmiyor; ruhum buraya çapalanmış durumda.

Parmak Uçlarımdaki Hakikat: Atölyeler ve Notalar

Zeytin bağının kalbine gizlenmiş sanatsal atölyeleri gezerken zamanın dokusu değişiyor. Duvarlardaki o özel resimlere, boyanın kuruduğu o pürüzlü yüzeylere parmak uçlarımla dokunuyorum. Ressamın fırçasındaki öfkeyi, sevgiyi ve umudu hissetmeye çalışıyorum.

Biliyorum ki bu bahçe;

  • Gündoğumuyla her sabah yeniden doğmak,

  • Meditasyonla içsel gürültüyü susturmak,

  • Sabahın ilk ışıklarında doğanın ritmiyle dans etmek için yaratılmış.

Henüz başlamasa da Mozart’ın notaları şimdiden rüzgârla beraber kulaklarımda yankılanıyor. Notalarla ritim tutarken, bu zeytin kokulu sohbete tüm benliğimle eşlik ediyorum.

Geleceğin Projeksiyonu: Salaş Bir Kır Evi Hayali

O an, zeytin ağaçlarının gölgesinde bir hakikatle yüzleşiyorum: Benim huzurum, "kırmızı metal kutuların" gürültüsünde değil, bu sadelikte gizli. Bir gün, bir zeytin bahçesinin ortasında, salaş bir kır evinde, duvarlarında kendi kolajlarımın asılı olduğu o sessizlikte gerçek "ben"i bulacağım.


Tavşan Kanı Bir Mesutluk: Papatya Falından Bayram Sofrasına

"Gündoğdu’nun etli pilav kokusu rüzgâra karıştı; ruhumdaki o ağır buhranı bir kenara bırakıp, adanın kalbine doğru yola koyulma vakti."

Marmara Adası, her virajda yeni bir mucize fısıldıyor kulağıma. Merkezdeki şirin dükkânları geride bırakıp en tepeye tırmandığımda, tüm dünya bir halı gibi ayaklarımın altına seriliyor. Bu rüyadan uyanmak, bu mavilikten kopmak istemiyorum. Aracım patika yollarda süzüldükçe; irili ufaklı takım adalar, bakir koylar ve poyrazın o serin şefkati önümde tek tek diziliyor. Havada asılı kalan kır çiçeklerinin rayihası, içimdeki o dumanlı kederi dağıtmak için orada sanki...

 Varoluşsal Bir Soluklanma: "Kimim Ben?"

Bazen ruh daraltısı, balgamlı bir öksürük gibi yapışıyor gövdeme. Öyle anlarda insan, devasa kainatın ortasında savunmasız bir çocuk gibi kalıyor; yalnızlaşıyor, hüzne kesiyor. Sorular peş peşe diziliyor zihnimin kahvehanesinde:

"Kimim ben? Nereye gidiyorum? Bu simülasyonun neresindeyim?" Çığlıklarımı bir kenara bırakıp toprağa çöküyorum. Avucumdaki papatyalarla fala dalıyorum; kocaman bir "SEVİYOR" çıkıyor. Yüzümde muzip, çocuksu bir gülüş... Adanın misafiriyim ben; beni çağıran oydu, şimdi ise şefkatle sarmalıyor.

 Bir Bayram Neşesi: Kavurma Sırasındaki İnsanlık

Yamaçlardan aşağı, savrulmadan iniyorum. Yukarıdan bakınca cam gibi parlayan koylar, kendini serinliğe bırakmış insanlar... Ve nihayet o koku! Gündoğdu’nun meşhur kavurma ve pilav sırasındayım.

Yemeğimi yerken bir yandan da ada halkını izliyorum. Yılların izi yüzlerine birer hayat hikâyesi gibi oturmuş; samimi, candan, telaşsızlar... Uğultulu sohbetler, koşturan çocuklar ve o küçük balkonlu kadim evler... Kendimi "Yanlış bir karenin içinde miyim?" diye sorgularken, tam da olmam gereken yerin burası olduğunu iliklerime kadar hissediyorum. Bu atmosfer, çocukluğumun o güvenli, sıcak bayram sabahlarını anımsatıyor bana.

 Kırmızı Kutular ve Özgürlüğün Bahtiyarlığı

Üstüne içtiğim o demli tavşan kanı çay, mesutluğun ete kemiğe bürünmüş hali gibi. Kahvehanenin içini inceliyorum; sıra sıra dizilmiş çay paketleri, o aşina olduğum ama bu kez sıcaklık yayan kırmızı metal kutular... Camin yansımasından denizin usulca akışını izliyorum.

Yanımdakiler hayretle soruyor: "Bunca yolu tek başına mı geldin?" Bilmiyorlar ki; tek başına gezmenin, kendi iç sesinle dans etmenin ve özgürce savrulmanın keyfi hiçbir kalabalıkta yok. Onlar şaşırırken, ben demli çayımdan bir yudum daha alıp, bu eşsiz bahtiyarlığın tadını çıkarıyorum.

 Mermer Tozu ve Perili Köşkler: Adanın Gri Keşfi

"Yolum kır alanlardan derin yeşilliklere evrilirken; büyük ağaçların gölgesinde, adanın o mağrur ve biraz da yaralı arka yüzüyle tanışıyorum."

Ada Art Misafir Evi’ndeki o huzurlu gecenin ardından, bu kez rotamı adanın öteki yüzüne; maden ocaklarının ve sessiz köylerin olduğu kuzeye kırıyorum. Yol boyu, otlanmaya çıkmış ineklerin dinginliği ve dere tepe aşan eski köprülerin hikâyesi eşlik ediyor bana. Hava o kadar sıcak ki, rüzgâr bile bazen teslim oluyor bu hararete.

 Tepedeki Masal: Perili Köşk

Yolun bir kıvrımında, yeşilin bittiği ve mavinin başladığı o uçurumun kenarında şahane bir koy beliriyor. Tam ucunda ise adeta bir "perili köşk" edasıyla duran, tek başına direnen o ev... Gözümü kestiriyorum; bu masalsı sessizliğe dönüş yolunda mutlaka dokunmam şart.

Arabamın arkası tam bir kaos; eşyalar, anılar ve belki bir kamp alanı bulurum umuduyla yanıma aldığım çadırım birbirine karışmış durumda. Bu dağınıklık aslında yolun ruhu; plansızlığın en güzel,hali  en salaş çıktısı...

 Modernliğin Soğuk Yüzü ve Yaralı Deniz

Adanın ön tarafındaki o samimi, "çocukluğumun bayramları" tadındaki doku, burada yerini lüks villalara ve modern yerleşimlere bırakmış. Ne garip; binalar yeni ve modern olsa da bana buz gibi soğuk geliyorlar. Adanın o kadim ruhu bu betonların arasında nefes alamıyor sanki.

Gördüğüm harika koylara rağmen denize girmekten vazgeçiyorum. Yukarıdan bir mücevher gibi parlayan o mavilik, dibine indiğimde tozlu bir bulanıklığa bırakıyor yerini. Acaba geçen devasa gemilerin izi mi bu, yoksa ormanı acımasızca talan eden o mermer ocaklarının tozu mu? Doğanın kalbindeki bu "beyaz yara", içimdeki hevesi de oracıkta söndürüveriyor.

 Saraylar Köyü: Mermerin Sanata Dönüştüğü Meydan

Ve nihayet Saraylar... Köyün meydanı bir açık hava müzesi gibi; devasa maden ocaklarının gölgesinde, mermerden yontulmuş heykeller kaplamış her yeri. İnsanoğlunun doğayı hem talan edip hem de ondan sanat çıkarma çelişkisi, bu heykellerin soğuk yüzünde asılı kalmış.

"Doğa mı insanın sanatı için bir hammadde, yoksa insan mı doğanın içine sızmış bir yabancı?"

Hayalet Evler ve Mermer Şehirler: Bir Adanın Anatomisi

"Ben hem her yere, hem de hiçbir yere ait değilim. Dünya denen bu yeryüzünde, ayaklarımı yere sağlam basacak köklenecek o toprağı arayıp duruyorum."

Saraylar köyünün meydanındaki su çeşmeleri, mimarisiyle beni bir anlığına Saraybosna’nın o huzurlu sokaklarına götürüyor. Burada, adanın nabzını tutan, yerel sorunları dert edinmiş o "birkaç kafadarın" kurduğu ADA TV ekibiyle tanışıyorum. Adanın sesini duyurmaya çalışan bu tutkulu insanlarla karşılaşmak, yolculuğun en samimi sürprizlerinden biri oluyor.

Hayalet Evin Aynasında Kendimle Karşılaşma

Dönüş yolunda, aklımı çelen o "hayalet evin" peşine düşüyorum. Ormanın içinde, yolu kaybetmiş bir gezgin gibi boğuşurken sonunda büyük bir araziye açılan o demir kapıyı buluyorum. Sağlı sollu yayılan inekler, incir ağaçlarının kokusu ve meyve bahçeleri...

Koyda denize girdiğimde, içimi o çocuksu "köpekbalığı korkusu" sarıveriyor; gülmeyin, denizin de tıpkı insanınki gibi görünmeyen, karanlık bir yüzü olduğuna inanırım hep. Lost adasında kaybolmuş bir kazazede gibi arşınladığım bu topraklardan geriye; denize vuran o göz alıcı ışık dalgaları ve hayalet evin camından bana yansıyan kendi silüetim kalıyor. Bu arayış, bu koşturma hiç bitmeyecek biliyorum; ta ki o gerçek "topraklanma" anını bulana dek.

Marmara Mermerinden Tarihe Bir Köprü

Şehre yaklaştığımda ada, gerdanını takmış nazlı bir gelin gibi ışıl ışıl karşılıyor beni. Gece olmadan yetiştiğim Avni Jale Özken Marmara Adalar Müzesi, adanın sadece taştan değil, derin bir tarihten ibaret olduğunu fısıldıyor.

  • Ayasofya’dan Süleymaniye’ye,

  • Zeus Sunağı’ndan Kubbet-üs Sahra’ya kadar...

Dünyanın en kıymetli mimarilerine ruh veren o mermerlerin serüvenine, antik anforaların sessizliğine doyamıyorum. Burası bir mermer kenti olan Kyzikos'un mirası; emeği geçen herkese bir müze dostu olarak teşekkür ediyorum.

 Tavşan Kanı Çaydan Levrek Ziyafetine

Akşamın cıvıltısı sokağa taştığında, kendimi limanın o kalabalık akışına bırakıyorum. El yapımı sepetlerin dokusu, taze mihaliç peynirinin tadı ve zeytinyağına bandığım köy ekmeğinin sarhoşluğuyla yürüyorum.

Adanın en "cafcaflı" balıkçısında darbukalar havada uçuşurken, ben hemen karşıdaki süt liman restorana kuruluyorum. Rezervasyonsuz, plansız ve alabildiğine özgüvenli... Kedileri izleyerek yediğim o lezzetli levrek, adanın bana sunduğu en güzel veda hediyesi oluyor. İnsanların birbirlerinin gözlerinin içine baktığı, neşenin yükseldiği bu atmosferde, dışarıda olmanın o "dayanılmaz hafifliğini" yaşıyorum.

Veda Niyetine Son Kulaçlar

Veda sabahı erkenden açıyorum gözlerimi. Çınarlı Köyü’nün o ana dek gözümden kaçan koylarına bırakıyorum kendimi. Maviliklerin içinde, vapur saati gelene kadar afacan bir çocuk edasıyla kulaç atıyorum; sanki denize ne kadar iyi yüzdüğümü, hayata ne kadar sıkı tutunduğumu kanıtlamak istercesine...

"Yukarıda atamadığım o çığlığın, ileride başıma ne tatlı dertler açacağını bilerek; bıyık altı bir gülüşle bırakıyorum kendimi son İstanbul vapuruna."

Yaşadığımız hayat bizim; olaylardan ders çıkarmalı, kısır döngülerde boğulmamalıyız. Yeni yerler görme hevesinden asla vazgeçmeyin. Enerjisi size uyan insanlara şans verin. Özgüveninizle kapıları zorlayın ve en çok da hayatınızı sevin... Nasıl bir hediye aldığınızı her gün kendinize hatırlatın.

Kendi keşiflerimin ışığında, hayata dair küçük notlar:

  • Keşfetme Arzusunu Besleyin: Yeni yerler görme hevesinden asla vazgeçmeyin. Bilinmeyene duyulan merak, ruhu diri tutan tek iksirdir.

  • Enerjiye Güvenin: Frekansınızın tuttuğu insanlara şans verin. Bazen hiç tanımadığınız bir yabancı, size kendinizle ilgili en özel kapıları açabilir.

  • Özgüven Anahtardır: Girişimci ruhunuz ve özgüveniniz varsa, bu dünyada size açılmayacak  hiçbir kapı yoktur.

  • Derine İnin: İnsanlara sadece bakmayın, onları tanımaya çalışın. Ruhlarına dokunun, hikâyelerinin derinliklerine inin. Bir duruşunuz, bir dokunuşunuz ve dünyada bıraktığınız "iyi niyet"ten bir iziniz olsun.

Ama en önemlisi; hayatınızı sevin. Sevin ki, her sabah uyandığınızda ne kadar kıymetli bir hediye aldığınızı kendinize hatırlatın.


Seyahat Notu:

"Boğulmana sebep olan şey, belki de sana yüzmeyi öğretiyordur. Konfor alanınızdan korkmayın; çünkü hayat, o sınırın hemen ötesinde başlıyor."

Bir hikayenin daha sonuna geldik. Bir sonraki rotada, yine aynı neşe ve merakla buluşmak dileğiyle...

Bu yolculukta bana eşlik ettiğiniz, sessizliğime ve neşeme ortak olduğunuz için teşekkürler. Sanatın, keşfin ve "Madame Savon" ruhunun peşinden gitmeye devam edelim.

Madame Savon YOLDA

İletişim: 0554 994 31 22

 tulin.ozkul4@gmail.com 

Marmara Adası – Temmuz 2024















Değerli Mehmet ve Sevgili eşi Christina
                                         

29.12.2023

Bir "Asi Ruhun" Yeni Yıl Gazeli


Bir "Asi Ruhun" Yeni Yıl Gazeli

"Hayatın ALAN'ı geniş, KARA geceleri ise fenersiz geçilmeyecek kadar derin... Ama her türlü karanlığa ÜSTÜN gelmek zorundasın; eğer adın Tülin Özkul ise."

Bir varmış, bir yokmuş... Şehrin iki farklı kıyısında, birbirini bulmak için yılların geçmesini beklemiş, vuslatı kemâle ermiş iki ruh yaşarmış. Genç dediysem bakmayın siz; biri süslü ve kırpık, diğeri ise güzel, asi ve inatçı bir "huysuz keçi".

O keçi ki; sabah kahvesini içmeden dünyanın dönmesine izin vermeyen, uzun yokuşların yorgunluğuna aşık, "o ada senin bu moda benim" diyerek rüzgârı kovalayan bir gezgin. Adalar mâlum; zehirli otlarla şifalı Heredot’un koyun koyuna yattığı o gizemli topraklar... Hayatın "abidik gubidik" oyunlarına rağmen, elinde kendi feneriyle yolunu bulanlara selam olsun.

 Yeni Yıl: Bir İllüzyonun Anatomisi

Yeni yıla dair o büyük coşku, aslında geçmişin tozlu raflarındaki acıları silme isteğinden başka ne ki? Bir yanımız kıpır kıpır bir bahar dalı, diğer yanımız hüzünlü bir sonbahar gazeli. Akrabalar, dostlar, kalabalık sofralar... Hepsi birer sığınak.

İnsan sormadan edemiyor: Değişen ne olacak? Eğer biz o atalet uykusundan uyanamıyorsak, içimizdeki sarsıntılardan bir "ben" çıkaramıyorsak; takvimlerin dönmesi sadece kağıttan bir seremonidir. Sevdiklerimizi toprağa verip, çocuklarımızın büyümesini bir nehir kıyısında izler gibi izlerken; hayat bir döngüde delicesine akıp gidiyor. Onu tutabilene aşk olsun.

 Direncin Sonu: Akışın Kutsallığı

Bazen sabahları her şeye sil baştan başladığımızı fark etmiyor musunuz? Hayat, önümüzden akan berrak ve yalın bir su... Müdahale etmeye gerek yok; direndikçe yoruluyor, kürek çektikçe boğuluyoruz. Sakinliği korumak, doğru nefesi ciğerlerine çekmek ve dünyanın çirkinliklerine bazen o asil sessizlikle göz yummak... En büyük sanat bu olsa gerek.

Sahi, fazla mı akıllıyız? Beynimiz fazla mı sorguluyor bu kaotik dünyayı? Mutluluk çoğu zaman bir hezeyana dönüşüyor, kuşkular ruhumuzu bir kurt gibi kemiriyor. Belki de bazen "aptala yatmak", zekanın en üst mertebesidir. Dünyayı sorgulayıp minik yaşamlarımıza reçeteler indirmeye ne hacet?

Bildiğim tek bir hakikat var: Hayat çok kısa ve güzel şeyler, bir rüzgâr fısıltısı gibi hayatlarımızdan geçip gidiyor.

Sade, Naif ve "Eksik" Kalmanın Güzelliği

Siz bana bakmayın; mutlu bir yeni yıl yazısından varoluşsal bir sızıya evrildi kalemim. 

Yılbaşında ruhunuz neyi fısıldıyorsa onu yapın. Doyasıya eğlenin ya da benim gibi sade, naif bir akşamın sessizliğinde kaybolun. İçimiz, ufkumuz ve bakışımız sıcak olsun yeter; zira insan sadece sıcaklığı özlüyor. Sıcak bir köşe, yumuşak bir battaniye ve bir tutam insan kokusu... Fazlası zarar.

Şimdi kapatın gözlerinizi, tutun nefesinizi... Ve sonra bırakın gitsin. Sakin bir akışkanlıkta kalmak iyidir. Benim dünyamda; TRT 2’de saat 21.30’da başlayan o ödüllü filmlerin tadı, ocaktaki demli çayın buğusu var.

Duvardaki priz mi? Hâlâ yenilenmedi. Evin boyası mı? Hâlâ beklemede. "Dertlenme Tülin’im," diyorum kendime, "boyanır elbet..."

Yeni yılda yine doğanın koynunda, hislerin sesine kulak vererek bir arada olacağız. Hislerinize güvenin, kelimelerin sesine sığının.

Her anın kıymetini bildiğiniz, umudun rüzgârıyla savrulduğunuz muhteşem bir sene olsun.



Madame Savon YOLDA  Ocak 2024

İletişim: 0554 994 31 22

tulin.ozkul4@gmail.com 






















12.11.2023

AVŞA ADASI & ERDEK & KİRAZLI MANASTIRI KEŞİFTEYİZ



 Mavi ile Yeşil Arasında Bir Zaman Yolculuğu: Avşa ve Erdek Günlükleri

"Keşfetmek, sadece yeni koordinatlar bulmak değil; baktığın yerdeki saklı ruhu hissetmektir. Avşa’nın üzüm kokulu rüzgârından Erdek’in antik derinliklerine uzanan bu yolculuk, ruhuma baharın en taze ve bakir renklerini fısıldadı."

Gençliğimden beri adını bir efsane gibi duyduğum o duraktayım: Avşa Adası. Feribot dalgaları aşarken ardımızda bıraktığımız manzara, hafızalarımıza silinmeyecek estetik izler nakşetti. Baharın kapısını araladığı Avşa, bizi beklediğim o eşsiz sükunet ve dinginlikle karşıladı.

Avşa: Toskana Esintili Bağlar ve Şahin Tepesi

Bana göre adanın en büyülü zamanı kesinlikle bahar ayları. Toskana’yı aratmayan şaraplık üzüm bağları, boylu boyunca uzanan ıssız sahiller ve gelinciklerin süslediği o "kutsal" topraklar... Adanın zirvesinde gizlenen Şahin Tepesi’ne çıktığınızda ise manzara sizi bulutların üzerine, gerçeküstü bir enerjiye taşıyor.

Işık huzmeleri denize vurup gözlerimizi kamaştırırken, denizden taze çıkmış midyeler ve buz gibi içecekler eşliğinde anın tadını çıkardık. Beyaz Saray Oteli’nin hüzünlü ama vakur duruşunu selamlayıp, yolumuzu Bortaçina’nın şarap malikanesine düşürdük. Denize karşı püfür püfür esen rüzgârda, o doğal köy manzaralarına karşı "hayde bree" diyerek keşfin hazzına vardık.

 Erdek: Amazon Ormanlarını Aratmayan Bir Gizem

Avşa’nın mavisinden feribotla Erdek’in derin yeşiline, Kapıdağ Yarımadası’na geçiyoruz. Burası sadece bir tatil beldesi değil, doğanın kendi hükümdarlığını ilan ettiği bir yer: Kirazlı Manastırı. 19. yüzyılda antik bir tapınağın üzerine inşa edilen bu yapı, artık ormanla birleşmiş; gizli geçitleri, tünelleri ve ağaç köklerine karışmış dehlizleriyle mistik bir masal dünyasına dönüşmüş. Devasa anıt ağaçların göğe uzandığı bu sessizlikte, sanki eski zaman ruhları adımlarınıza eşlik ediyor.

 Kyzikos: Antik Kentin Görkemli Mirası

Yol bizi tarihin en asil sayfalarına, Kyzikos Antik Kenti’ne götürüyor. Roma İmparatoru Hadrianus adına inşa edilen Hadrian Tapınağı, amfi tiyatrosu ve devasa hamam kalıntılarıyla Kyzikos, tarih öncesinden bugüne taşınan bir medeniyet fısıltısı. Ünlü matematikçilerin ve denizcilerin ayak izlerini takip ederken, bu toprağın derinliğine bir kez daha hayran kalıyoruz.

 Bir Lezzet Durağı: Bahçe Apostol

Keşif yorgunluğunu, zeytin ağaçlarının arasına saklanmış Bahçe Apostol’da atıyoruz. Kazdağları’nı aratmayacak bir bitki örtüsünün içinde, masamıza gelen sıcak pişiler ve zeytin ağaçlarının gölgesindeki o eşsiz kahvaltı sofrasıyla yolculuğumuzu taçlandırıyoruz. Burası, Erdek rotasının "ballı kaymağı" diyebilirim.


"Keşfin her türlüsü büyük bir sevdadır. Hayatınızda büyük sürprizlerle, ruhunuzu besleyecek derin keşiflerle ve her daim yeni yollarla karşılaşmanız dileğiyle..."

 Madame Savon YOLDA 

İletişim: 0554 994 31 22 

Avşa & Erdek 2024






ŞAHİN TEPESİ


BORTAÇİNO ŞARAP EVİ





.

KİRAZLI MANASTIRI



APOSTOL
 
KYZİKOS




DUBAİ : ÇÖLÜN ORTASINDA Kİ VAHA

Dubai, sadece bir ticaret merkezi değil; aynı zamanda "imkansızın mümkün kılındığı" bir mühendislik ve sanat harikası. Dubai denil...